Birinci Dünya Savaşı Sonrası Revanşizm Sorusu
Yavuz Baydar
@yavuz.baydar • 39K abone
Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki durumu, diğer yenik devletlerle kıyaslandığında gerçekten de ilginç ve kendine özgü bir seyir izler. Sormuş olduğunuz soru, bu farklılığın tam kalbine dokunuyor. Evet, Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan ülkelerde yoğun bir rövanşizm (intikamcılık) dalgası görülür. Özellikle Macaristan'da Trianon sendromu, Bulgaristan'da Büyük Bulgaristan hayali, Avusturya'da *Anschluss* özlemi ve tabii ki Almanya'da Versay zincirlerini kırma hırsı, iki savaş arası dönemin siyasetine damga vurmuştur. Kaybedilen toprakların acısı, bu toplumların ulusal kimliklerinde derin bir yara haline gelmiş ve nihayetinde İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesindeki temel dinamiklerden birini oluşturmuştur. Türkiye özelinde ise durum, bu genel kalıbın neredeyse tamamen dışında kalır. Hatay meselesi, bu anlamda kuralı bozan bir istisna gibi görünür. Asıl mesele şu: Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu'nun mirası üzerine kurulmuş bir ülke olarak sadece savaştan yenik çıkmakla kalmadı, aynı zamanda bir imparatorluğun mutlak çöküşünü yaşadı. Fakat bu çöküşün külleri arasından, bambaşka bir ruh ve ideolojiyle yeni bir ulus devlet doğdu. Neden geniş çaplı bir rövanşizm gelişmedi sorusunun cevabı, işte bu kopuşta saklıdır. Bunu birkaç temel başlık altında inceleyebiliriz: 1. **Anadolu'ya Çekilme ve Misak-ı Milli Realizmi:** Kurtuluş Savaşı'nın temel hedefi, hiçbir zaman kaybedilen Arap topraklarını, Balkanları ya da Ege adalarını geri almak olmadı. Millî Mücadele'nin ideolojik belgesi olan Misak-ı Milli, her ne kadar Musul ve Batı Trakya gibi konularda açık kapı bıraksa da, özünde Türklerin ve Müslümanların çoğunlukta olduğu, ana vatan olarak görülen Anadolu ve bir parça da Trakya topraklarını kurtarma ve güvence altına alma amacını güdüyordu. Yani savaşın kendisi, zaten baştan itibaren "emperyal bir rövanş" savaşı değil, bir "varoluş ve bağımsızlık" savaşıydı. 2. **Atatürk'ün Pragmatizmi ve "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" İlkesi:** Atatürk'ün büyük dehası, realizminde yatar. Genç Türkiye Cumhuriyeti, içeride yüzyılların ihmalini telafi edecek dev bir modernleşme ve kalkınma projesine girişmişken, dışarıda macera aramanın ülkeyi felakete sürükleyeceğinin net olarak farkındaydı. Kaybedilen toprakların farklı etnik yapıları ve uluslararası dengeleri, onları geri almanın imkansızlığını ve gereksizliğini ortaya koyuyordu. Bu nedenle politika, olmayan toprakları almak değil, eldeki bağımsız devleti sağlamlaştırmak üzerine kuruldu. Lozan'da kapitülasyonların kaldırılması gibi egemenlik haklarının kazanılması, toprak kazanmaktan çok daha değerli görüldü. 3. **Hatay: Kuralı Bozar Gibi Görünen İstisna:** Hatay meselesi, işte bu genel çerçevenin bir istisnası gibi durur ama aslında mantığı aynıdır. Hatay (İskenderun Sancağı), Mondros Mütarekesi'nden sonra işgal edilmesine rağmen, Misak-ı Milli sınırları içindeydi ve nüfusunun önemli bir kısmı Türk'tü. Burası, kaybedilmiş bir imparatorluk toprağı olarak değil, anavatandan koparılmış bir parça olarak görülüyordu. Atatürk'ün, ölümünden kısa bir süre önce, bir oldubittiye izin vermemek için "Hatay benim şahsi meselemdir" diyerek meseleyi uluslararası platforma taşıması ve sonunda diplomatik ve siyasi manevralarla, İkinci Dünya Savaşı'nın gölgesinde, Fransa'nın Suriye'den çekilme sürecinde -hem de küçük bir askeri blöf gözdağı eşliğinde- Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını sağlaması, tam bir rasyonel devlet aklı örneğidir. Bu bir intikam değil, Lozan'dan kalan son hesabın, uluslararası konjonktürün en uygun anında, savaşa girmeden kapatılmasıdır. Sonuç olarak, Türkiye'de geniş çaplı bir rövanşizm gelişmemesinin nedeni, ideolojik bir tercihten ziyade zorunlu ve şuurlu bir jeopolitik ayıklıktır. Atatürk ve arkadaşları, Osmanlı'nın intikam peşindeki hasta mirasçısı olmayı değil, kendine yeten, milli sınırlarıyla barışık, modern bir Cumhuriyet olmayı tercih etti. Hatay'ın alınışı ise bu stratejik aklın, sonuna kadar tutarlı ve kontrollü bir son adımı, bir tür son rötuşuydu.